Aşk vatan demekti

Uzun zaman oldu, yalnızlığımla diz dize oturuyor dertleşiyoruz. Ülke meseleleri ve onunla aynı anlamda bir gerilim olan aşk hakkında.
Kesiştiğimiz ağacın altında birleşiyor bütün sebepli korkularımız. Yalnızlıkta ben de yalnız kalınmışlığımıza getiriyoruz uzak şehirleri ayağımıza. İllet bir yalnızlık kavramına içimizden geldiği gibi kötü söz söyleyip, kısa zamanda gitsin diye hiç açmıyoruz ağzımızı aynı ortamlarda. Ama hiçbir emare hissedemiyoruz, buluştuğumuz şehirlerden gitmesi için yalnızlığın gözlerinde. Kalıcı bir iz gibi, insan vücudundaki, kalacağa benziyor bu ateş kelime.

Bu giriş, gelişme ve sonuç bölümlerine kilit anlamında bir engel teşkil ediyor. Mizaha uzak, daha çok, tek başına geçirilen ve yapışkan geceler için yazılacak bir deneme yazısı fikrini uyandırıyor beynimde, beyinlerde. Ama öyle değil bahis konusu olan mevzuu. Giriş paragrafıyla tezat oluşturacak kıdemde bir yere sürüklüyor bedenimi. Yaka paça atıyorum yalnızlığımı. Aşka geliyorum!

Hayatta, bunun kesin bir yaşı yok, insanı düşünmeye zorunlu tutan bazı kelimeler var. Bu kelimeler bilincin süzgecinden geçirilmedikçe, insan sürekli “neden yaşıyorum?” sorusunu sorar kendine. Fark edildiğinde bu müstesna kelimeler, soru, tam anlamıyla bir ünlem cümlesine dönüşür. “ iyi ki yaşıyorum” der insan bu kez başka isimlere. Yalnızlık gibi karamsar ve iğneleyici bir duygunun tutsaklığından kurtulduğu andır işte bu, insanı, bir soru işretinden, ünlem işaretine götüren olgu.

Elbette ki aşka geldiğim anlarda böyle yazılar yazıyorum. İdmansızım ama tecrübemi konuşturuyorum satırlara. Başımıza geldi ki yazmaya çalışıyoruz, içimizden geçenleri bir çırpıda… Yoksa zordur yaşamadığın, kulaktan dolma özümsediğin bu tek kelimeli çok anlamlı sözcüğü anlatmak. Ciddi ciddi yürek ister yani. Yani yüreksizlerin işi değildir “aşk”.

Katiller yalnızca ölüm işleriyle ilgilenirler. İşleri kan akıtmaktır. Ama aşık olanlar kanlarını yalnızca beyaz sayfalara çizdikleri kalplerde görürler. Hani bir ok geçer tam ortasından bizim kalbimizin! İşte o okun ucunda aşkça olduğu farz edilen birkaç damla kan akıtılır. Aşık adamı bir katilden ayıran tek belirti, kıyıp kıyamama duygularıdır. Bir katilin böyle bir problemi yoktur. Malum kişinin alnının çatına nokta atışı yapabilmekle yapamamak arasın bir seyirdir onunki. Israrla bir şeylere son verme, sürekli bir kalbi kırma ve daima kıyma işidir uğraşı. Sonsuza kadar yalnızlık illetinin avuçlarında geçirecektir ömrünü. Katil para karşılığında kalp kırmakla meşgulken, aşık adam, ücretsiz olarak bir kalp fethetme telaşındadır. Umutludur aşık adam. Kıyamaz yerli yersiz hiçbir şeye…

İnsandır en azından aşkı solumaya başlayan canlı. İnsan gibi sever fırtına gibi sevdaları. Sevdalanmaya aşıktır bir kere o. Kutsaldır aşktan bir parça tatmış olanlar. Zaman bırakmazlar hiçbir yürek işini. Ertelemeye gelmez çünkü hiçbir yanık aşk! Yenik aşklara gözünü kapatmıştır o. Galip benliğini ortaya koyarak, aşkı aşk gibi yaşamaktır amacı. En azından insandır, o kutsallığın, bir başka karşılığı. Çünkü bir aşkın en iyi düşünme kabiliyeti olan hayvanlar büyütebilirler yüreklerinde. Diğer canlıların aşk hayatları sadece cinsellikle sınırlanmıştır. Onlar sade ve sadece üreme anlamında bakışlar atarlar karşı cinslerin erotik göz kapaklarına…

Bir de aşk öldürenlerin çamurlaşmış, kirden görünmeyen, bulanık ve mide bulandırıcı tavırları vardır. Onlar anlamından soyutlamışlardır kendilerini. Aşkı tarif etme çabasındalar. Bütün dillerin sözlülerini bizzat ve dikkatle incelemişlerdir ama sonuç nafiledir. Kayıtların hiçbir satırında aşka rastlanmıyordur. Yazarlar üzgündür. Elden bir şey gelmiyordur.

Cahil başlarıyla, aşk anlamında ama anlamsız, sevda için ama için için ağlamak gibi sözler fısıldar onlar bilmem kimin neresine! İşi gücü mercimek fırın muhabbeti olan insan dışı mahluklara kızıyorum! Kızgınlığımı haklı buluyorlar arkadaşlarım, dostlarım. Benim aşk yoldaşlarım. Ben de onlara hak veriyorum hakkımdaki pozitif eleştirilerinden dolayı ki, onlar bir şey bilmeseler, böyle yapmazlardı.

Yine katiller. Sakız gibi çarşafların üzerine, sorumsuzca bırakılan inci taneleri! Kan damlaları, daha dün geceden kalma şarap kokusuyla kaynaşmış ve nasıl bulantı bir tablo. Anlık zevkleri bir ömürlük mutluluğa değişen suratsız ve yüzsüz çehreler. Kıyarlar, kanatırlar onlar kendileri gibi her şeyi. Lanet ve anlık kişilikler tarifi sanırım, az kaldı anlatacaksın yorumuna yakındır onlar için…

Gariptir yalnızlık bazı gecelerde. Buz gibi sıkılırsın da, erkeliğine yediremezsin ya, hani erkekler ağlamazlar ya yalnız kaldıklarında. İşte tam olmasa da, yaklaşık bir rakamla “aşk” kadar susarsın kendini, boş bakan duvarlara. Böyle hüzün gecelerinde yalnızlık da tek başına olmaktan sıkkındır. Adamın içine oturmaktan bir tarafı ağrımıştır artık. Kalkıp gitmesi istenir bu illetin. Yeterdir artık kaldığı. Bu ne arsız misafirdir böyle. İstenmediği yerde ısrarla kalma paniğindedir.

Oysa biz şiir gibi güzel okunması mecburi bir meçhuller sanatı olan ve sanallığa uzak topraklara ekmeye çalıştık kurşun gibi aşklarımızı. Çoğu kez filiz vermedi toprak ananın avuçlarında bu ekinler. Ama pes etmek kaçmak demekti. Biliyorduk ve bilmezlikten gelmek istemiyorduk. Sevdaysa adam gibi olsun istedik ve yine aşk gibi delikanlı bir final tezi olsun istedik hislerimizin. Bütün gerilimli sözcükleri ekledik cümlelerimize ve en tehlikeli senaryolarda bulunduk bizzat. Çoğu kez ölümden döndük. Bize de bu yakışırdı. Çünkü hepsi o tarifsiz, o saf ve temiz kavram içindi. Aşk büyüsün diye sevdik bütün sevilmeye layık şahısları. Ciddi bir işti aşk ve ciddiyetine yakışır bir tavır istiyordu sulayan ellerden. Ülke sorunu gibi bir yaklaşım bekliyordu. Onu protokolden seyretmek gerekiyordu.

Çünkü aşk, bir anlamda vatan demekti…

Bir önceki yazımız olan Bering Boğazi Gibi Ekonomi: Nasıl Ama? başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir